Kurucumuz
Sadık Yılmaz Anlatıyor:

Ailem, Lozan mübadelesinde Selanik'in Drama kazasından gelerek önce Aydın'a, daha sonra Karacabey'in -o zamanki adı Kirmikir olan- şimdiki Harmanlı Köyü'ne yerleşmiş. Babam Celaleddin Yılmaz, yerleştikten iki sene sonra köy ihtiyar heyetine girmiş, sonra muhtar seçilmiş ve 17 yıl muhtarlık yapmıştır.

Bu muhtarlık dönemi içinde 11 köyü bağlayan bir köprü yapılmasına önayak olmuş, hatta köylüler tencereyi-tavayı satarak katkıda bulunmuşlar bu köprü inşaatına.

Çevrede saygınlığı olan iyi bir idareci olarak tanınan babam, çiftçilikle beraber geniş çapta hayvancılıkla da uğraşmıştır. O gün için geçerli olan ise koyunculuktur.

Biz beş erkek iki kız kardeşiz. Babam ileri görüşlüydü, hepimizi okutmaya çalıştı. Ama ben lisenin birinci sınıfındayken tifo hastalığına tutuldum. Çok ağırdı durumum. Bir ay kadar hastanede yattım. O günün koşullarında tifo hastalığı çok ağır ve önemli bir hastalıktı. Bu hastalık nedeniyle okul hayatım sonra erdi.

Babam beni yaz tatillerinde, yakın dostumuz olan ve Karacabey'de manifatura mağazası bulunan Kırımlı Mustafa Efendi'nin yanında çalışmaya gönderirdi. Hastalık yüzünden doktor bir sene okula gitmememi önermişti.

Okul hayatım sona erince boşlukta kaldım. Ama gençliğin verdiği enerjiyle kısa sürede toparladım kendimi. O sıralarda babamın bir dostunun oğlu liseyi bitirmişti. Babası Karacabey'de oğluna tuhafiye mağazası kuruyordu. Arkadaşım olduğu için ben de o mağazanın açılış hazırlıklarına yardımcı oluyordum. Fakat her nedense bu işten vazgeçtiler. Daha önce Kırımlı Mustafa Efendi'nin yanında çalıştığım için konuyu biliyordum. Babama "Bu mağazayı bana tutun, ben bu işe gireyim" dedim. Babam istemedi ama ben hastalığımı da koz olarak kullandım ve babamı ikna ettim. Böylece 1946 yılında ilk olarak tuhafiyecilikle ticaret hayatına başladım. Bu arada babamın hayvancılık işi de devam ediyordu.

Sütçülüğe Başlayış

O günlerde Bursa'da iki eski ve güçlü süt imalatçısı vardı. Bu iki firma, Bursa ve çevresindeki sütçülüğü idare ederlerdi. Bu bölgede o zamanlar inek sütü yoktu, koyun ve keçi sütleriyle çalışıyorlardı. Bu iki firma ihaleleri alır köyleri bağlardı.

Bizim de hayvancılıkla ilişkimiz olması ve babamın muhtarlığı dolayısıyla, bu iki firmayla ilişkimiz, birinin sahibiyle de dostluğumuz vardı. Babam onun bölgedeki işlerine yardım eder, bizim köydeki mandırasına da süt verirdi.

Bu kişi 1958'de babama telefon ederek, onun adına Karacabey Harası'nın süt ihalesine girmesini rica etti. Bunu şunun için istiyordu: Bu iki büyük firma birbirlerine rakipti ve senelerden beri haranın süt ihalesini diğer firma alıyordu. Ama bu sefer hem arkadaş hem de rakip olan bu ikisi nasıl olmuşsa kapışmışlardı ve haranın süt ihalesine girip almaya karar veren babamın dostu, bunu kendisi yapamıyor babamdan rica ediyordu.

O gün geçici teminat olan 25 bin lira yatırıldı ve babamla haraya, ihaleye gittik. Sütün litresinin muhammen bedeli 70 küsur kuruştan ihale bize kaldı. Bir miktar koyun sütü, 4 ton da inek sütü vardı. Ertesi gün saat 11.00 sıralarında babam yazıhanede ve ben de tesadüfen oradayken bir telefon geldi. Babam telefonla konuşurken sinirlendi ve "Ben Kirmikirli Celaleddin'im arkadaş" diyerek telefonu kapadı. Sonra da anlatmaya başladı...

Akşam rakip firmanın sahibi, bizim adına ihale kazandığımız dostumuzu Çelik Palas Oteli'ne götürmüş, orada kafaları çekmişler ve anlaşmışlar. Babamın dostu, "Ben yarın telefon ederim, sütleri iade ederiz" demiş. Bunun için telefon ettiğinde de babam kızmış. Babam, "Biz söz verdik ihale aldık, şimdi caymak olur mu" dedi ve bizim sütçülüğümüz de böyle başladı.

Sabahleyin 4 ton sütü almamız gerekiyordu ama ne kap vardı ne kacak, ne usta vardı ne de çırak. Ancak yolu yok, Kirmikirli Celaleddin, sabahleyin haradan 4 ton sütü alacak. Babamın mandıra işlerine dolaylı olarak aşinalığı vardı. Ustaları çağırdık, bir arkadaşının kapalı mandırası vardı, onu açtırdık...

İhale koşullarına göre bu sütü bir yıl boyunca almak zorundayız. Önce "Ne yaparız" diye düşünmeye başladık. İnek sütünden ne olur? En rahat kaşar olur. Başladık kaşar üretmeye...

Karacabey Harası'nın sütünü 20 sene ben aldım. Kimse elimden alamadı sütü. Ama 20 sene sonra Ankaralı Balkanerler geldiler, daha fazla para verdiler ve biz çekildik.

Şimdiki Sütaş fabrikasının olduğu yerde rahmetlik İnegöllü Mehmet Kaptan (Mehmet Özsaraç) ve kardeşi büyük damlar yaptırmışlardı. İnekçilik yapacaklardı ama sonra vazgeçtiler. Boş duran o damları Mehmet Özsaraç'tan istedim. Damları kendimize göre düzenledik. Çünkü hara sütünü alırken biz haranın içinde bir imalathane yapmıştık. Ama ihaleyi kaybedince hara içinde kalan imalathaneyi yeni süt müteahhidine devrettik. Biz dışarıdan da süt alıyorduk zaten. Bu damları mandıraya dönüştürüp böylece kaşarcılığa devam ettik.

Türkiye'de kiloluk kaşarı ilk ben yaptım. Amacım pazarlamayı kolaylaştırmaktı. O yıllarda peynirler koyun sütünden yapılıyordu, bütün damaklar ona alışmıştı. 1960 senesinde ihtilal oldu ve bütün piyasalar durdu. Hara sütü de benim elimde... O sene 35 ton 12 kiloluk kelle kaşar yapıp buzhaneye koymak zorunda kaldım. Ama inek kaşarına alışkın olmayan bu piyasada malı kime satacağız? 1961'de İstanbul'da, Beşiktaş ve Aksaray pazarlarında kilo kilo kaşar sattım. O zaman adımız "Yılmaz Kaşarları"ydı.

Bu arada kaşar konusunda bir anımı da anlatmak isterim. Elimizde dört-beş ton kaşar vardı. O zaman Migros'u İsviçreliler işletmekteydi, eksperi de İsviçreliydi. Aklıma İsviçreliler'in damak tadlarının inek sütüne uygun olduğu geldi. "Ben şu ekspere kaşar götüreyim, belki bir iş çıkar" dedim. Beşerlik iki çuval kaşar götürdüm. Açtırdılar çuvalı, eksper bir parça yedi... Bir daha yedi... O zaman içimden "Hah" dedim "Bizim iş oldu."

"Alın bunu götürün, tartın" dedi eksper. Sonradan öğreniyorum ki İsviçreli eksper kaşarı tarttırdıktan sonra parasını ödemiş ve kendi evine göndermiş. O damak tadı dolayısıyla benim malın hepsini aldı Migros.


Sütaş'ın Kuruluşu

Babamın ölümünden sonra kardeşlerimle birlikte Kollektif bir şirket kurdum. Bu arada işletme olarak kendi yerimize geçtik. Kendimizi geliştirmek zorunda olduğumuzu, yani bir pastörizatör, bir separatör almamız gerektiğini görüyordum. İşin gereği bunu dayatıyordu.

Sene 1974 oldu. Türkiye'de bir anonim şirketleşme çabalar vardı. Bu çabalardan biri de Karacabey'de Beytaş diye bir salça fabrikası açma teşebbüsüydü ama olmadı.

O sıralarda Karacabey'de Ticaret Borsası'nın yeniden kuruluşunda çaba harcadım. Bu esnada tanıştığım borsa komiseri Metin Bey de bir anonim şirket kurmam için beni cesaretlendirdi. Bir hevesle 1974'de şirketi kurduk adını da Sütaş koyduk. 1975'te de yeni makineler alıp bugün artık olmayan binaları inşa etmeye başladık.

Bizim hedefimiz sütçü olmak, tek olmaktı. Biz hala o yoldayız.

(Bu anlatı, Bursa'nın duayen gazetecilerinden Yılmaz Akkılıç'ın Sadık Yılmaz ile yaptığı ve kent kültürü ve düşün dergisi "Bursa Defteri"nin Haziran 2002 tarihli nüshasında yayınlanan söyleşiden derlenmiştir.)

  • Bizi Takip Edin...

Bizi Takip Edin...

Sütaş Danışma Hattı

444 4 788